Birinci Dünya Savaşının galip devletleri tarafından işgal edilen güzel ülkemizin bu cennet köşesi, tam 12 ay 5 gün düşman işgali altında kalmıştır. 15 Eylül 1919 tarihinde, İngilizler ile Fransızlar arasında yapılan Suriye Anlaşması sonucu İngiliz kuvvetleri Urfa'dan çekilmiş ve şehir, 31 Ekim 1919'da Fransız işgaline uğramıştır. Maraş, Antep ve Adana'nın işgalinde olduğu kadar, Urfa'nın da Fransızlar tarafından işgaline, Anadolu'nun her tarafından tepkiler gelmiştir.
Fransızlar, halkı yıldırmak için baskı, zulüm ve sert uygulamalara yönelmiş, bununla da yetinmeyerek uzun süreli işgal planları yapmışlardır. Fransızlar, işgal ettikleri diğer Türk şehirlerinde olduğu gibi, Urfa'da da, Ermeni azınlığına dayanarak, Urfalıların onurlarını kırıcı davranışlarda bulunmuşlardır. Fransızların işbirlikçileri olan Ermenilerin, halka karşı kışkırtıcı ve tahrik edici davranışları tepkiyle karşılanmış olup, yöre halkı, birlik ve beraberlik içerisinde, işgalci Fransızlara karşı tek vücut olmuştur.
Urfa'da, Jandarma Komutanı Ali Rıza Bey ile Belediye Başkanı Hacı Mustafa önderliğinde kurulan Urfa Müdafaai Hukuk Cemiyeti faaliyetlerine başlamıştır. Cemiyetin varlığını haber alan Fransızlar, Ali Rıza Beyi Fransız karargâhına çağırarak tutuklamış; ancak, Ali Rıza Bey, bir yolunu bulup Siverek'e kaçmıştır. Bununla beraber, Müdafaai Hukuk Cemiyeti başkanlığına getirilen Ali Saip Bey, bölge halkı ve aşiret reislerine mektup yazarak, Fransızlara karşı ayaklanma için hazırlıklara başlamıştır. Ali Saip Bey, Siverek'te, Cudi Paşa, Badıllı Sait ve Amcam İzollu Bozan Ağa gibi aşiret ileri gelenleriyle görüşüp, kuvvet toplamalarına yardımcı olmalarını istemiştir. Urfa'da başlayan genel ayaklanmaya, Suruç, Akçakale, Siverek'teki hemşerilerim de katılmış, büyük kuvvet oluşturmuşlardır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 8-9 Şubat gecesi Urfa'ya giren millî kuvvetler, Fransız kuvvetlerini kuşatmışlar ve 9 Şubat günü çarpışmalar başlamıştır. Fransız işgal güçlerine karşı, Mustafa Kemal Paşanın Urfa'nın kurtuluşu için öngördüğü savaş taktikleri başarıyla uygulanmış, yararlı sonuçlar alınmıştır.
Bağımsızlığı, kişiliğinin bir parçası olarak gören kahraman Urfa halkı, bu işgale daha fazla dayanamamış ve Mustafa Kemal Paşanın emir ve direktifleriyle kurtuluş hareketini başlatmıştır. Millî amaçlar uğruna, yerel imkânlarla savaşa başlayan yürekli ve inançlı millî kuvvetler, silah ve teçhizatı zayıf olmasına rağmen, işgalci Fransızları topraklarından atmayı başarmıştır; Şanlıurfa'nın bağımsızlığı için yürüttükleri anlamlı mücadele, ülkemizin kurtuluşunda önemli rol oynamıştır. Şanlıurfa'da başlatılan kurtuluş mücadelesinin kazanılması, diğer şehirlerde başlatılan millî hareketler için de esin kaynağı olmuştur.
Urfa halkının kararlı tutumu ve vatan aşkıyla gösterdiği güçlü direniş üzerine, Cerablus'tan bekledikleri yardımı almayan Fransızlar, 8 Nisan 1920 tarihinde, mütareke yapmak ve bazı şartlarla şehri terk etmek istediklerini bildirmişlerdir. Fransız kuvvetleri, 11 Nisan 1920 sabahı, Urfa'yı terk etmeye başlamışlardır.
Şanlıurfa, 11 Nisan 1920'de, yerel önderlerinin ve halkının yaptığı onurlu, anlamlı ve soylu bir mücadelenin sonunda, tarihte, kendi kendini kurtaran şehirlerden birisi olma onurunu Urfa'nın tarihine yazmıştır. 11 Nisan günü, Şanlıurfa halkı, tarihe altın sayfalarla geçti; onlar, kanlarıyla çeliği erittiler, namus ve şereflerini düşmandan kurtardılar; düşman çizmeleriyle kirletilen toprakları temizlediler; esaret işareti olan, Şanlıurfa Kalesinde ve Tılfındır Tepesinde dalgalanan düşman bayrağının yerine, şanlı Türk Bayrağını dikme şerefine nail oldular. (Alkışlar) O gün, karanlıkta kalan Şanlıurfa'yı aydınlattılar; o gün, esaret zincirini kırdılar, ebedî olarak özgürlüklerine kavuştular; o gün, bizim gücümüzü dünyaya tanıttılar; o gün, Müslümanların, silahsız da kalsa, askersiz de olsa, kadın, çocuk ve ihtiyarlarıyla düşmanı yok edeceklerini, vatanlarını kurtaracaklarını tüm dünyaya ispat ettiler.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Şanlıurfalılar, 83 yıl önce kazanılan zaferin yaratıcıları ve mirasçıları olarak, kuşkusuz, haklı bir gurura sahiptirler. Urfa topraklarını terbiyesizce ve haksızca çiğneyen düşmana, hak ettikleri cezayı ve cevabı geciktirmeden vermişlerdir. Bu kutsal mücadelenin sonucu olarak "Şanlı" unvanını almaya hak kazanmış ve bu zaferin anısını yaşatmak için "Urfa" ismi, Yüce Meclisimiz tarafından "Şanlıurfa" olarak değiştirilmiştir.
Urfa'nın kurtuluşu, ülke içinde sevinçle karşılanırken, Fransa'da geniş yankılar uyandırmıştır. Fransız basınında yer alan manşetlerde bu işgalin haksız ve yersizliğine dikkat çekerek, şu başlıkları atmışlardı: "Urfa'da ne arıyorduk", "Fransız askerlerinin işi neydi", "Bizde halk, askerlerimize verilen angaryalardan habersizdir", "Fransa, başkası hesabına ve çıkarına jandarma rolü oynamamalı", "Halkımız çıkarına olmayan bir politika için verecek tek adamımız yoktur", "Fransa'nın çıkarı ve gelenekleri, Türk Halkıyla savaşı değil, barışı gerektirir."
Bu gazete manşetleri, işgallerin haksızlığını ve masum insanların kanlarının dökülmesini göstermesi açısından da son derece önemlidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yurdumuzun her karış toprağını şehit kanlarıyla yoğurarak bizlere emanet eden atalarımıza karşı minnet borcumuz sonsuzdur.
Şanlıurfamızın kurtuluş bayramını candan kutlar, yurdumuzun her türlü savaş, afet ve belalardan korunmasını temenni ediyor, bu vesileyle, bütün şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyor ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
Balıklıgöl ve Göbeklitepe kazılardan elde edilen buluntulardan Şanlıurfa bölgesi tarihinin M.Ö.13.500 tarihine kadar uzandığı tespit edilmiştir. Çeşitli uygarlıklara sahne olan Şanlıurfa'nın ismi tarihte Urhai, El-Ruha, Edassa, Ruha ve Urfa gibi çeşitli adlarla geçmektedir. Hz.İbrahim Hz.Eyyup ve Hz.Şuayb(a.s)'ın Şanlıurfa'da yaşamış olmaları, kente Peyganberler Şehri" adının verilmesine vesile olmuştur. Şanlıurfa merkez Örencik köyü içerisinde yer alan Göbekli Tepede yapılan kazılarda Neolotik dönemin akeramik devresine rastlayan Anadolu'nun en eski heykel atölyesine rastlanmıştır. Kazılarda günümüzden 11.600 yıl öncesine ait dinsel törenler için yapılan tapınaklar gün yüzüne çıkarılmıştır. 11bin yıllık tarihe sahip Urfa tarihten günümüze birçok milletin hakimiyetine girmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bunları özetleyecek olursak; 1984 yılında Fransız araştırmacı Gautier’in başlattığı ve 1946’dan sonra Prof. Kılıç Kökten’in sürdürdüğü yüzeysel araştırmalardaki buluntular, Şanlıurfa ve çevresinin Paleotik (yontmataş), dönemde (MÖ 500.000-8.000) insan yaşantısına sahne olduğunu göstermektedir. Prof. Kılıç Kökten’in Birecik İlçesi sınırlarındaki bulduğu el baltası bölgenin en eski tarihi kalıntısı olarak, yontmataş devrinde avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insanların bu sıcak ve bol çeşitli hayvan yaşamına elverişli toprakları yurt tutuklarını göstermektedir. Atatürk Barajı göl alanında kalacak höyüklerde 1979 yılından bu yana yapılan yerli ve yabancı arkeolojik kazılarda bulunan domuz ve diğer hayvan iskeletleri o devirlerde bölgenin sık bir ormanlığa sahip olduğunu kanıtlamaktadır. 1964 yılında Bozova İlçesi, Gölbaşı mevkisinde yapılan arkeolojik kazılarda paleolitik dönem kalıntıları yanında neolitik dönem (MÖ 7250-5500) yerleşmelerine rastlanılmıştır. Ayrıca 1982 yılında Şanlıurfa Müzesi Müdürlüğünce Bozova İlçesine bağlı Şaşkan (İğdeli) köyü yakınlarındaki küçük ve büyük Şaşkan höyükleri arasında kalan arazide yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulardan bu bölgenin ilk defa günümüzden 7000 yıl önce toprağa bağlanan insanlar tarafından iskan edilmeye başlanıldığı anlaşılmaktadır. Neolitikten sonraki ilk medeniyet evresi kalkolotik dönem (5500-3200) buluntuları,; Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı Kurban Höyük, Lidar Höyük ve Siverek İlçesine bağlı Hasek Höyük kazılarında tespit edilmiş, ayrıca aynı kazılarda ilk Tunç Çağına ait (MÖ 3200-1800) çok sayıda değerli eserler ele geçirilmiştir. Dicle ve Fırat arası topraklar için MÖ ikinci bin yıllarına ait Hitit çivi yazılı metinlerde rastlanan ilk ad “Hur Memleketleri”dir. MÖ birinci bin yarısında ise Asur ve***alarında bölgenin “Hanigalbat” adıyla anıldığı görülmektedir. Bu ad, MÖ 13. Yüzyıl ortalarında çöken Mitanni-Hanigalbat devletini çekirdek arazisin teşkil etmiş olmasına dayanır görünmektedir. Mitanni devletinin çökmesiyle Urfa bölgesine bir Sami kavimi olan haramiler kitleler halinde gelip yerleşmişlerdir. Daha sonra bölgeye Asuriler hakim olmuş, bu devlet MÖ 610 yılında İran ve yeni Babil devletleri tarafından yıkılmış ve Urfa bölgesine (Elcezire) İranlılar hakim olmuştur. Büyük İskender istilası (MÖ 331) ve bunu izleyen Helenistik devirde Urfa tarihin belgelerle daha belirgin olarak izlemek mümkün olabilmektedir. Büyük İskender'in ölümünden sonra parçalanan imparatorluğun Urfa bölgesi Selevkosların elinde kalmıştır. Selevkoslar devrinde Grek ve Makedonya yurtlarında Urfa bölgesine büyük bir oranda göçler olmuş ve bunlar eski Grek adetlerine göre kurdukları şehirlere eski yurtlarındaki bazı mahalle ve şehirlerin adlarını vermişlerdır, Selevkoslar MÖ 334’de Süryanilerin Urhai (Orhay-Urfa) kasabası üzerine Edessa adıyla bir kent kurmuşlardır. Edessa Makedonya’nın başkenti Aigai’nin (şimdiki Vodena) bir mahallesinin adıdır ve Urfa’ya kurucuları olan Makedonyalılar tarafından verilmiştir. Fakat yerli halk bu yabancı ismi benimsememiş ve kente Urhai demeye devam etmiştir. MÖ 334-136 yılları arasında Urfada hüküm süren Selevkostlar bu bölgede Edessa’dan başka Carhae (yeni bir plana göre düzenlenmiş Harran) Mekadonopolis (Birecik), Nikephorion (Rakka), Anthemsia (Suruç) kentlerini kurmuşlar ve buralara kendi halklarını yerleştirmişlerdir. MÖ 137 yılında canlanan bizim Eşkaniyan, Batılıların Arsakid dedikleri İran devleti bütün Mezopotamya’yı yeniden eline geçirdi ve bu tarihten çok az sonra da Urfa’da tarihinde ilk ve son defa olmak üzere yerel bir şehir krallığı kuruldu. Urfa dışına bile taşamamış olmasına rağmen, “ Osrhoene Krallığı” adını taşıyan bu küçük devlet MÖ 132’de Arjaw (El’de Aryu) tarafından kurulmuştur. MS Nisan 216’dan 242 yılına kadar Manu IX. Osrhone Kralı ünvanını almış, ancak onun bir Roma kolonisi haline getirilmiş Edessa’da hiçbir hüküm nüfuzu olmamıştır. Bu krallık 242-244 yıllarında ikti sene gibi kısa bir süre son defa olarak Abgar XI.nin Gordianus III. Tarafından Urfa’ya hükümdar tayin edilmesiyle ihya edilmiş, fakat bu Roma imparatorunun öldürülmesi sonrasında halefi Philippus, Sasani hükümdarı Şapur ile anlaşmayı tercih ederek Mezopotamya’yı İranlılara terk etmek üzere bir anlaşma imzalamış, ancak bu anlaşma tatbik edilememiş ve Mezopotamya yine Romalıların elinde kalmıştır. Fakat bu sırada Orshoene Krallığı kesin olarak tarihe karışmıştır (MS 244). MÖ 132 – MS 244 yılları arasında 376 yıl devam eden Orshoene Krallığı, para basacak kadar özgür ve güçlü İran devletine kafa tutamayacak kadar güçsüzdü. Urfa Krallığının bütün dünyaya yayılan esas ünü Hıristiyanlıkla ilgisidir. Kral V. Abgar’ın (Kara Abgar-Büyük Abgar) MS 13-50 yılları arasındaki ikinci saltanat devresi Hıristiyanlık tarihi bakımından çok önemli sayılır. Bütün Hıristiyanlık alemince meşhur olan “Abgar Efsanesi”ne göre bu zat, Hz. İsa’ya mektup yazarak Hıristiyanlığı teb’asıyla birlikte kabul ettiğini bildirmiş ve Hz İsa’yı dinini yaymak üzere Urfa’ya davet etmiştir. Bu davet üzerine Hz. İsa, yüzünü sildiği mendile çıkan mucizevi resimini havvarilerinden Addai ile birlikte Kara Abgar’a göndermiştir. Hıristiyanlık aleminde kutsal sayılan bu mendilin uzun süre Urfa’yı düşmanlardan koruduğuna inanılmış, MS 944 yılında Bizans imparatorunun doğudaki kuvvetlerinin komutanı Ioannes Kurkuas Urfa üzerine yürüyerek bu mucizevi resmi almayı başarmış ve onu büyük bir törenle İstanbul’a ***ürmüştür. Mandilion, Hıristiyan sanatında oldukça yer tutmuş ve hayali resimleri bir çok batı müzesini süslemiştir Bu ilgi çekici efsanede kral V. Abgar’ın Hıristiyanlığı kabul etmiş olması, tarihi gerçeklere uygun değildir. Hıristiyanlığı ilk kabul eden hükümdar, aynı hanedana mensup, aynı adı taşıyan IX. Abgar’dır ve bu olay 214 yılında gerçekleşmiştir. 3. – 6. Yüzyıllar boyunca Urfa ve bölgesi Roma’ya bağlı kaldı. Romalılar Urfa başta olmak üzere bütün şehirlerin surlarını yenileyip güçlendirdiler. Halife Hz. Ömer (634-644) zamanında Irak orduları komutanı Sa’ad bin Ebu Vakkas’ın gönderdiği Abdullah bin Alban idaresindeki ordu 639 yılında Urfa’yı almış ve Orshone’yi Diyar’ı Mudar adıyla Şam eyaletine bağlamıştır. İslam idaresi Urfa’daki Hıristiyan halka azami hoşgörüyü göstermiş, İslamın bu tutumu karşısında yerli halk kısa zamanda kendi arzularıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Emeviler ve Abbasiler zamanında cereyan eden iç ve dış olaylar esnasında Urfa daima İslam imparatorluğunda kalmış, ancak Abbasilerin dağılma yıllarında 1030 yılında Bizans hakimiyetine girmiştir. Selçuklu Sultanı Melikşah, komutanlarından Emir Bozan’ı Urfa’nın fethine gönderdi. Emir Bozan şehri üç ay sıkı bir şekilde kuşattı. Bu şiddetli kuşatma sırasında dışarıdan yardım göremeyen şehir halkının ileri gelenleri Bozan’ın yanına giderek Urfa’yı ona teslim ettiler (Mart 1087). Böylece Urfa Selçuklu hakimiyetine girmiştir. Urfa, 1098’de I. Haçlı Seferleri sırasında Prens Baudouin de Boulogne tarafından zaptedilerek Haçlı Kontluğu idaresine girmiştir. Musul Atabeyi Nurettin Zengi 1144’te Urfa’yı alarak Haçlı Kontluğu idaresine son vermiş, onun bu haraketi II. Haçlı seferlerine başlamasına neden olmuştur. Eyyübilerden Artuklulara geçen Urfa, Moğol tahribinden sonra Karayülük Osman Bey tarafından Akkoyunlu idaresine geçirilmiş, daha sonra Memlük hakimiyetine girmiş, 1516’da Mercibadık Savaşı neticesinde Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1650 yıllarında Urfa’yı ziyaret eden ünlü seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Urfa’dan şu şekilde bahsetmektedir. “...Nuh tufanından sonra kurulan eski şehirlerden biri de Urfa’dır. Semud kavminden Rohay adında bir hükümdarın yapısıdır. Hz. İbrahim’i bu şehirde Nemrut ateşe attırmıştır. Hz. İsa, buraları Kayseri’nin idaresinde iken, gelip bir kiliseye inmiş. Onun için buraya Deyr’i Mesih derler. Havvariler burada İncil’i gayet hazin bir sesle okurlarmış. Onun için makama "Rehavi" demişlerdir.” “...Nihayet Emevilerden Muaviye Şam’da iken, asker gönderip burayı Rumlardan alarak İslam ülkelerine katmıştır. Sonra Abbasilerden Me’mun bir sebeple buraya gelip İbrahim Halil Türbesini tamir ettirmişlerdir. Birçok hükümdarın eline geçtikten sonra H.922 tarihinde Yavuz Sultan Selim Mısır’a giderken burasını Hadım Sinan Paşa almıştır.” “...Kalenin dört tarafı gayya kuyusu gibi uçurum kayalardır. Kale kapısının iç yüzünde bir cami vardır. Urfa camileri hepsi 22 mihraptır. İbrahim Halil Camii, Hasan Padişah Camii, Pazar Camii, Dabbakhane Camii, Ahaveyn Camii ve Çakeri Camii içerisinden İbrahim Halil suyu geçerek havuz ve şadırvanları canlandırır. 67 kadar mahalle mescidi vardır.” “...Sekiz hamamı vardır. Çarşı ve pazarı toplam 400 dükkandır. İki bedesteni vardır. Saraçhanesi İbrahim Halil nehri kenarındadır...”Urfa 1517 yılında Osmanlıların eline geçmiş ve Diyar-ı Bekir Eyaletine bağlı Sancak yapılmıştır. 1594 yılında Rakka Eyaleti kuruldu ve Urfa buranın merkezi oldu. XVI. yüzyıl sonlarında Karayazıcı Abdülhalim isyanı nedeniyle çok kanlı olaylara sahne olan Urfa’da karışıklık kısa zamanda bastırılmıştır. 1837 yıllarında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa kenti kısa bir süre elinde tutmuştur.1865 yılında Urfa, bir sancak olarak Halep'e bağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun I.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine Urfa 24 Mart 1919 tarihinde İngilizler tarafından işgal edilmiş, 30 Ekim 1919 tarihinde yine İngilizler tarafından Fransızlara devredilmiştir. 11 Nisan 1920’de Fransızları kesin yenilgiye uğratmışlardır. Urfa Sancağı 20 Nisan 1924'de Vilayet olmuştur..Urfa kurtuluş zaferlerinin anısı olarak TBMM’nin kararıyla 1984 yılında “ŞANLI” ünvanına kavuşmuştur.
Mevlid Kandili, Regaib Kandili, Miraç Kandili, Berat Kandili, Kadir Gecesi Özel Mesajlar
Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun.
Allah'ın aşkıyla yan bu gece, Mevlana gibi dön bu gece, secdeye varıp huzura erince, şu fakiride an bu gece. Hayırlı kandiller!
Allah'ın rahmeti, bereketi sizinle olsun, gönül güneşiniz hiç solmasın, yüzünüz aydın olsun, kabriniz nur dolsun, makamınız Firdevs, dualarınız kabul olsun. Kandiliniz kutlu olsun..
Avuçların açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı anın bir asra bedel olduğu bu gece dualarda birleşmek dileğiyle kandilinizi kutlarım.
Bakiler sevgiler adına nice dilekler vardır. Ölümü bile ayırır saymayan gönüller vardır. Mesafeler araya set çekmişse ne çıkar, dualarda birleşen gönüller vardır. Hayırlı kandiller..
Biçarelere, dul ve aceze hatunlara bakmak için çalışıp, çabalayan kimsenin; gece sabaha kadar namaz kılan, her gün oruç tutan, meydan-I gazada cihad eden gibi Allah yanında rütbesi vardır.
Bir kandil gülü savur sevdiklerine, size onlardan gülücükler getirsin öyle içten öyle samimi ol ki göz yaşlarını bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.
Borçlarımızdan, ceza ve günahlarımızdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bağışlayandır, unutmayalım.. Eller semaya kalkıp, yürekler bir atınca bu gece, gözler sevinç yaşlarıyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualarınız kabul olsun!
Bu gece kulun yalvarış ve yakarışlarını Yüce Mevla'ya sunacağı ve O'nun sonsuz affından, merhametinden, iyiliğinden bol bol yararlanacağı umut, huzur ve müjde gecesidir. Kandiliniz hayırlı olsun!
Bugün Peygamber efendimizin doğduğu gündür. Peygamber efendimiz yılında rebiül evvel ayının gecesi doğmuştur. Her yıl bu günde müslümanlar peygamberimizin dünyaya gelişini dualarla anarlar. Bu gece eller semaya kalkar, yürekler yaratana onun için açılır. Kandiliniz mübarek olsun.
Kadir Gecesi değer gecesidir, Allah tarafından değerli kılınmış bir gecedir. Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Bu gece bir ömürden daha hayırlıdır. Ellerin açıldığı, gözlerin dualarla yaşardığı, kalplerin okşandığı Kadir Gecesinde bütün insanların günahlardan uzaklaşıp tövbelerinin kabul edilmesini niyaz ederiz. Allah tüm inananları iman yolundan ayırmasın
Konsun yine pervazlara güvercinler, hu hulara karışsın aminler,mübarek akşamdır, gelin ey Fatihalar, Yasinler.... İyi Kandiller....
Size karanfilin sadakatini, sümbülün bağlılığını, menekşenin tevazusunu, lalenin gururunu, leyleğın saadetini versek, bize de dua eder misiniz? Kandiliniz mübarek olsun..
Talihiniz gözleriniz kadar berrak, kaderiniz bakışınız kadar güzel, umudunuz yarın kadar yakın, yarınınız aşkınız kadar mutlu, aşkınız Miraç kadar mukaddes, dualarınız istediğiniz gibi makbul olsun.
Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi, adaletli Yüce Allah kendisine dua edenleri geri çevirmez. Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmisine vesile olan kandiliniz mübarek olsun.
Yağmur yüklü bulutlar gibi gelen, eteğindeki hayır cevherlerini başımıza boşaltan ve bizlere mutluluk veren kandilin, büyüsüne kapılmanız dileğiyle. Nice kandiller.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! "Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar: "Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi. Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.